Windows'u bıraktım. Neden sen de bırakmalısın?

Birçoğumuzun ilk bilgisayarında ön yüklü gelen, hepimizin hayatında dolaylı bile olsa yer alan ve en az bir kere dokunduğumuz işletim sistemi, Microsoft Windows. Ne kadar sevmesem de, Microsoft bugün dünyanın en büyük yazılım şirketi ve Windows işletim sistemi de, kullanıcılar arasındaki en ünlü işletim sistemi.

Ücretsiz değil. Bilgisayar aldığınızda içinde yüklü geliyor olması da ücretsiz olduğu anlamına gelmiyor, bilgisayarı alırken zaten ücretini içinde ödemiş oluyorsunuz.

Windows XP zamanlarında internet yine vardı, bu kadar gelişmiş değildi. Kullanıcı verisi bugünkü kadar ihtiyaç duyulan ve altın değerinde değildi. En azından, çok küçük bir grup insan tarafından değeri biliniyordu. Oracle ve Microsoft gibi şirketler son kullanıcılardan abonelikler yerine doğrudan ürün satarak para kazanmaya çalışırken, b2b iş yaptıkları diğer şirketlere abonelikler satıyorlardı.

Bunun son kullanıcılar üzerinde de çalıştığını fark ettiler ve şirketler bir dijital mülksüzleştirme sürecine girdiler. Bu sürecin temel amacı, platform içerisindeki bütün aktivitenizi kontrol altına almak, bunu yaparken de kazancını misliyle katlamak. Sosyal medya platformları bu yazımda bahsettiğim gibi zaten bunları hem makro hem de mikro ölçekte gerçekltiriyorlardı.

Bu durum işletim sistemlerine de sirayet etmeye başladı. Yakın zamanda oyunlarla alakalı bir tatışma çıkmıştı hatırlar mısınız? Steam “oyunları satın almanız, oyunlara sahip olduğunuz anlamına gelmez” diye açıklama yapmıştı. Bundan 15 sene önce böyle bir açıklama yapsan da herkes sana gülerdi çünkü oyunlar kutulu, fiziksel birimler olarak satılırdı. “Tamam kral, gelir eve alırsın kutuyu geri” falan derlerdi muhtemelen o dönemler Twitter olsaydı.

Teknolojinin de gelişimiyle internet hızlarımız, depolama kapasitelerimiz yükseldi. İçeriklerin çözünürlükleri de yükseldi, ihtiyaçlar birbirini doğurdu ve bu süreç zincirleme devam etti. Artık oyunları kutulu almaya gerek yoktu, direkt olarak platformunuza indirebilirdiniz. CD bozuldu derdiniz olmazdı. Kimse parasını verdiği bir oyunun kendinin olmayacağını düşünmüyordu. Okuyup anlamadan imzaladığımız kullanıcı sözleşmelerini güncellediklerinde ve bunu kanuni zorunluluk olduğu için e-posta ile bildirdiklerinde, hiçbirimiz açıp okumadık o e-postaları. Açıp okuyup sesini duyurmaya çalışanlarla da ya dalga geçildi ya da dikkate alınmadılar.

Örneğin Google Drive, iCloud, OneDrive vs. bu bulut depolama sistmlerinde depoladığımız dosyaların kaç tanesine gerçekten sahibiz? Bu şirketlerin okumadığınız 650 sayfalık kullanım şartları belgesinde bir yerlerde kesin sizi banlayabilecekleri, platforma bütün erişiminizi iptal edebilecekleri bir şeyler koymuş oluyorlar. Bazıları ileri gidip, gizlilik sözleşmesi kapsamında verilerinizi AI eğitimi, hatta reklam için bile kullanıyorlar.

Hayatımıza giren iyi şeylerin ortak noktası, sonradan suistimal edilecek olmalarıdır. Hiçbir şey başladığı haliyle kalmıyor. Benzer şey yakın zamanda işletim sistemlerine de gelecek.

Bugüne kadar çoğunlukla Linux kullandım. Son 5 senedir, bir oyun bilgisayarım vardı ve oyun oynamak için Windows kurmuştum. Başka bir işletim sistemine de gerek duymadım, ikiye bölmeye üşendim derken 5 yıl boyunca Windows ile devam ettim hayatıma. Geçen yıllarda Windows 10 dönemi bitti, Windows 11 güncellemesi geldi ben de bilgisayarımı güncelledim. Zaten güncellemeyip ne yapacaksın? 14 Ekim 2025’te Windows 10 desteği kesildi zaten. Bu ne anlama geliyor? Artık bu işletim sistemine herhangi bir güncelleme alamayacaksınız. Mevcut güvenlik açıkları falan varsa, mahvedecekler sizi.

Tamam Windows 10’dan itibaren ücretsiz verilmeye başlandı, Windows 11 güncellemesi de ücretsiz verildi. Bunların hepsi de Microsoft’a bir para kaybına yol açtı. Şimdi bu satırları okurken “ya kim zaten para veriyordu ki?” diye düşünebilirsin fakat Türkiye odaklı değil, Avrupa ve Kuzey Amerika odaklı düşünürsen, bu ciddi bir gelir kaynağıydı.

Ünlü lafı hatırlarsınız, “bir ürüne para vermeden kullanıyorsanız, ürün sizsinizdir” diye. Bugüne kadar teknoloji dünyası için söylenmiş en güzel laflardan birisi bence (bu blog hariç, veri toplamıyorum ama Cloudflare topluyor). Elma ile armutu ayırmak adına diyorum bu arada, bu sadece arkasında kar amacı güden şirektlerin olduğu durumlarda geçerli bir şeydir. Örneğin GNU/Linux buna tamamen karşı olan nadir çözümlerden birisidir.

Linux, sunucu dünyasının açık ara lideri olduğu ve muhtemelen öyle de kalacağı içindir, Microsoft Linux çekirdeğine en çok katkıda bulunan şirkettir bu arada.

Tamam Windows kapalı kaynaktı ama yine de kullanılabilir durumdaydı. Windows 11’e kadar…

Windows 11 faciası

Elbette, Windows’u bırakmamın tek sorumlusu, Windows 11 değil. Anlatayım.

Sanırım ilk kullandığım Windows, Windows NT‘dir. Sonra Windows 98, 2000, Millenium, XP falan derken, XP dönemi daha bitmeden Linux’a geçmiştim. O zamanlar sadece bir meraktı benim için. Daha önceden ne olduğunu biliyordum, okumuştum, birkaç kez Solaris kullanmıştım (biliyorum ama yine de *nix sistem).

Bir gün forum sitelerinde gezinirken ilginç bir başlık dikkatimi çekti.

Hmm neymiş bu ya? Ubuntu diye bir şey. Eve CD de gönderiyorlar, para da istemiyorlar diye gaza gelip sipariş vermiştim. Evet inanması güç ama 2008-2009 gibi Ubuntu, eve CD göndermeye başlamıştı. 3-4 hafta sonra TNT Post isimli bir şirketin paketinde Ubuntu Hardy Heron elime ulaşmıştı.

Hemen mevcut bilgisayarımdan Windows’u silip, Ubuntu’yu kurmuştum. Kurulum esnasında driverlar otomatik yüklenmişti, o zamanlar için devrimdi. Kurulum Windows’tan daha kısa sürmüştü ve çok daha kolaydı.

Açılış hızı falan muazzamdı. Exe dosyaları çalışmıyordu haliyle. Son kullanıcının yapabildiği her şeyi yapabiliyordum. Sonra bir sistem upgrade’i yaptım ve bilgisayarım açılmadığında büyük sıkıntılara düşmüştüm. Basit bir upgrade bile bilgisayarın açılmamasına sebep oluyordu. Topluluğa soru soruyordunuz insanlar sanki bunun olması gerekiyormuş gibi saçma sapan cevaplar veriyorlardı. O dönemlerde ChatGPT falan yok, egoya tabiiyiz.

Sorunlarımı bir şekilde çözdüm ve Windows’a geri dönmedim. Aradan yıllar geçti, bu “egoya tabii” olma durumu o kadar hoşuma gitmedi ki, kendim çokça öğrendim. Öğrendiklerimi de paylaşmaya karar verdim, topluluklarda görev almaya başladım. Tamamen görevli.

Kendim de sorunlar yaşıyordum, bunlarla alakalı yazılar yazıyordum. Bir süre sonra şunu fark ettim, sürekli olarak normal çalışması gereken şeylerin çalışmaması dolayısıyla yazılar yazmaktaydım. Bu şikayetleri geliştiricilere belirttiğimde ise “kod gönder o zaman” diye cevap alıyordum, o zamanlar kodlama bilgim de yoktu. Yani Linux camiası kesinlikle çözüm odaklı değildi. Ufak ve kendilerini özel hissettikleri o ortama başkaları da gelsin istemiyorlardı, son kullanıcı buraya yanaşmasındı bütün dertleri.

Oyun da oynamak istediğim için ara ara Windows’a dönüyor, sonra tekrardan Linux’a dönüyordum. Tabii Ubuntu’yu sadece sunucularda kullanma kararı alıp, masaüstü sistemlerimde Fedora kullanıyordum. En azından upgrade sonrası patlamıyordu :)

5 sene önce bir oyun bilgisayarı aldığımda Windows 10 gelmişti, Windows 11’e güncellemesini aldığımda kısa bir süre için her şey yolunda gidiyordu. Güncellemelerden önce, Microsoft’un “AI’a daha çok para harcayacağız” diye yaptığı işten çıkarmalar başladı. AI yatırımı artırılmak istendiği için işten çıkartılan bu yazılımcıların eksikliği, kalan yazılımcıların daha çok AI ile yazılmış kodu canlı sistemlere daha az test ederek veya hiç etmeyerek göndermesiyle sonuçlandı.

Bir Windows güncellemesinde, hesap makinesini açtığınız için bilgisayarınız çökebilirdi. Bir diğeri ciddi güvenlik açıkları içeriyordu, başka bir tanesi mevcut yüklü olan sürücüleri bozuyordu. Bir güncelleme komple notepad’i kullanılamaz hale getirmişti. Evet, notepad. 1983 yılında ilk sürümü çıkan ve 1983 yılından, 2026 yılına kadar tek bir sorun bile yaşamamış notepad, 2026 yılında AI slop güncellemeler ile bozuldu. Çoğu kullanıcı bilgisayarında notepad’i açamadı. Windows’un en temel ve ilk uygulamalarından birisinden bahsediyorum.

Zaman içerisinde Windows 11 kullanılamaz hale geldi. Performans ve kullanım kolaylığı bakımından Windows Vista’dan bile kötü olmayı başarabildi. Dün kullandığınız uygulamaları bugün kullanamıyordunuz. Tıpkı 2008 yılında ücretsiz dağıtılan Ubuntu gibi davranmaya başlamıştı. Aradaki tek fark, bu işletim sisteminin arkasında trilyon dolar değerinde bir şirketin olması ve bu işletim sisteminin sadece güncellemesini ücretsiz veriyor olmasıydı.

Bunun kötü gidişatın sepleri arasında şirketin kaliteli yazılımcıları işten çıkartması ve bunu “AI yatırımlarını artırıyoruz” kisvesi altında yapması, AI ile yazılan kodların kontrol etmeden canlı ortama gönderilmesi ve Silikon Vadisi’ndeki şirketlerin yavaş yavaş iş gücü sömürme pazarına dönmesi.

Yazılımcılar artık entelektüel bilgiyi getiren, sorun çözenler değil de endüstri devriminin ilk yıllarında makineleri işleten, işte 1000 tane şişeyi sırayla kapaklayan fabrika işçilerine döndü işverenlerin gözünde.

Silikon Vadisi’ndeki Hindifikasyon

Silikon Vadisi’ndeki şirketlerin birçoğunun CEO’su veya en az bir C-level yöneticisi mutlaka Hint’tir. Şu anda basit bir Google aramasıyla bunu doğrulayabilirsiniz. Benzer şekilde Linkedin aramalarıyla da orta seviye yöneticilere de bakabilirsiniz.

Hint yöneticilerin ortak özellikleri vardır. Eğer şirketinizde özellikle c-level bir Hint yönetici varsa, yakın zamanda fark edeceğiniz şeyler şunlar olacak:

Bunların hepsi, Hindifikasyon sürecinin bir parçasıdır. Yarı planlı yarı doğal şekilde hareket eder. Ta ki bütün şirketin çalışma kültüründen tut da müşteri yaklaşımını kökten değiştirene kadar. Bunun yaşanmadığı bir şirket yok şu an günümüzde.

Bunun etkisi olarak da şirketler kendi aralarında anlaşıp yeri geliyor bazı çalışanları kara listelere alıyorlar, ortak lobi yapıp bütün piyasanın fiyatlarını kendi aralarında belirliyorlar. Bir yandan da rekabete devam ediyorlar.

Büyük şirketlerden beklemeyeceğimiz seeviyede kalitesiz işlerin çıkmasının en büyük sebebi aslında budur. Fakat Medium’un havalı bloglarında bunun başka sebeplerden kaynaklandığını, yüksek rekabetten dolayı böyle olduğunu falan yazdılar senelerce. Öyle olmadığını hepimiz görmüş olduk. Süreçlerin çok iyi ilerlediği ve rekabetin çok az olduğu alanlarda bile kalitesiz işler gelmeye devam etti. Ortak yönleri ise Hindifikasyondu.

Bardağı taşıran son damla

Microsoft geçtiğimiz aylarda recall adını verdiği bir sistem tanıttı. Sistem basitçe “hani bilgisayarınızda bir şey yaptınız, 5dk öncesinde, sonra kaybettiniz. Keşke gelse dersiniz ya, işte Recall bunun için var” diye açıklanıyor.

Bu sistemin çalışması için de her 2 saniyede bir ekran görüntüsü alıyor, bu ekran görüntülerini de kendi sunucularına yüklüyor. Tekrar edeyim her 2 saniyede bir. Yani bütün özel konuşmalarınız, bilgisayarınızda neler yapıyorsunuz neler yapmıyorsunuz bütün her şey Microsoft sunucularına gidiyor. Allah bilir ne kadar süre orada kalıyorlar? Hangi AI modellerinin eğitilmesi için kullanılacaklar?

Bundan 5-10 sene sonra bunların politik şantaj malzemesi olarak kullanılmayacağını nereden biliyorsun?

Örneğin, Meta’nın Rayban ile ortak sattığı akıllı gözlüklerin kaydettiği her şeyi birileri izliyor, bunları sınıflandırıyor. Elle, manuel. Çoğu zaman yüz sansürleme teknolojisi çalışmıyor (ne gerek var değil mi?). Bakın bu bahsettiğimiz şeyler gözlük. Bu gözlüğü çıkartıp masaya koyuyorsunuz ancak onun kamerası uyumuyor, uzaktan açılabiliyor. Aynı şey bilgisayarlarınız ve cep telefonlarınız için de geçerli. Bunlar aslında cebimizde taşıdığımız casusluk cihazları.

Daha önce de bahsettiğim gibi, AI olayı büyük bir doğal veriye ihtiyaç duyuyor ve internete verdiğimiz verileri bitirdiklerine göre, artık gözü özel hayatlarımıza, internete vermediklerimize diktiler. Tercih olarak vermemek istesen bile yine senin peşine düşmenin yollarını arıyorlar. Rayban gözlük almıyorsun, sosyal medya ve bulut depolama kullanmıyorsun, bu sefer bilgisayarından ekran görüntüsü alarak yakalıyor seni. İkisi farklı şirket olabilir, ancak aynı monopoli içindeler. Bu da onları bazı alanlarda doğal müttefik yapıyor.

Sen “Benim verimi kim ne yapsın ya? Muhittin Topalak mıyım ben?” diye triplere girerken, trilyon dolarlık şirketler senin 2 saniyelik ekran görüntünün peşinde. Bunu da senin cebindeki parayı almak, seni kontrol etmek için kullanacaklar ileride.

Bu ekran görüntülerinin henüz insanlar tarafından izlenip sınıflandırılmadığını bilmiyoruz, Meta’nın olayı patlak verdi. Patlamasaydı bilmeyecektiniz. Daha neler dönüyor sektörde…

Hiç kimse bu görüntüleri görmeyecek bile olsa, bilgisayarlar bugün geldikleri konum itibariyle çok kişisel aletler. Neden tüm amacı para kazanmak olan bir şirkete bilgisayarımda neler yaptığımı canlı yayın yapayım her düğmeye bastığımda?

Bunu ilk adımı aslında Windows 11 yükleme ekranında lokal kullanıcı hesabı oluşturulamaması ile atılmıştı. Win11 yüklemek için Microsoft hesabınızın olması şarttı. Şu anda ben bu yazıyı yazarken hala şart, kaldırmayı düşünüyorlarmış(aynen kral, kesin iyiliğimizi istediğindendir). Düşünsene para verdin, DVD aldın eve geldin kuramıyorsun internet yok bilgisayarında. Rezillik.

Copilot güncellemesi de benzer şekilde hem işletim sistemini bozdu hem de kaldırılamaz hale geldi. Koskoca Microsoft, bloat software dağıtım ağına dönüştürdü kendini. Güncellenen ayarlar merkezi bile en az beş adım geriye gider mi bir işletim sisteminde ya? İçinizde kimse mi “Abi çok kötü olmuş” demedi? Demedi çünkü hindifikasyon süreciniz tamamlandı.

Bütün bunlar bir araya geldiğinde kendi kendime dedim ki “Tamam artık bu işin başka bir çözümü yok, Linux kurmanın vakti geldi”. Zaten uzun süredir Windows ekosisteminde değildim, bilgisayarda kurulu diye de dokunmuyordum, bir de arada oyun oynuyordum Steam’den.

Zaten SteamOS oldukça gelişmişti, Steam bu işe çokça bütçe ayırmış belli. Kendi işletim sistemleri de Linux tabanlı olduğu için, Linux altında oyun oynama işini neredeyse çözmüş gibiydiler. Oyun tarafında da sorun olmayacağını düşündüm.

İşletim sistemi seçimi

Daha önce zaten GNU/Linux dağıtımlarını çokça kullanmıştım. Bütün ünlü olanları, hatta Slackware dahildi kullandıklarıma.

Linus Torvalds gibi just works bir dağıtım gerekiyordu bana. Sadece çalışsın, iş görsün. Güncelleme aldığında çökmesin, düğmeye bastığımda açılsın. Güvenilir olsun. Geldiğimiz yılda bunlar tabii ki çok fazla istekler değil ancak hala birçok dağıtımın stabilite sorunu var.

Homelab sunucularımda Ubuntu kullanmama rağmen masaüstünde pek sevmiyordum, Fedora kurarım dedim. Gönlümde Arch Linux vardı ama kurulumlarla boğuşmak, uğraşmak istemiyordum. Arch Linux’un diğer dağıtımlardan farkı, distro upgrade denen şeyin olmaması.

Nedir bu distro upgrade? Basitçe, işletim sisteminin versiyonunun yükseltilmesi. Yani Windows 10’dan Windows 11’e geçtiğinizde distro upgrade yapmış oluyorsunuz. Aynı şey Linux dağıtımlarında da var. Ubuntu örneğin, 6 ayda bir yeni sürüm yayınlar. Debian ve Fedora’da bu süre biraz daha uzun olsa da yine de dağıtım yayınlanma süreleri vardır.

Arch Linux’ta ise bu yoktur. Linux dağıtımı dediğimiz şey zaten, bazı özelleştirmelerin dışında, GNU/Linux çekirdeğini alıp, diğer her şeyi modül olarak sistemin içerisine yüklemek demektir. Arch diyor ki, “Senin paketler neler? Örneğin VLC mi kurdun? Tamam buna güncelleme gelirse alırsın”. Belirli periyotlarla işletim sistemini güncellemek yerine doğrudan kurduğunuz paketleri günceller. Bu aslında çok daha stabil kalmanızı sağlar. Kökten değişikliklere gerek kalmaz, sil/yükle gibi saçma sapan işlere girmez. İşlerin çoğunu pacman ile halledersiniz.

Arch bakarken aklıma Arch tabanlı dağıtımlar geldi. Normalde Arch Linux topluluğu çok gıcıktır, dövmek istersiniz oradaki insanları. Bu insanlar “Hayır! Gerçek Arch tecrübesi bu değil!” diye bir taraftlarını yırtsalar da ben bu dağıtımlara yöneldim. Çünkü avantajı çok açık, Arch’ın istediğim bütün nimetlerinden faydalanıyor ve üzerine kurulum derdiyle de uğraşmıyordum. Win-win.

CachyOS benim en çok ilgimi çeken proje oldu. Linux çekirdeğini optimize ediyorlar, sistem gerçekten reklamını yaptıkları kadar hızlı ve kaynakları verimli tüketiyor. Kurulum esnasında masaüstü olarak KDE Plasma tercih ettim. Eskiden de öyle tercih ederdim, Fedora dönemlerinde Gnome kullanıyordum.

Kurulumdan sonra en merak ettiğim şey Steam’di. Kütüphanemde 120’den fazla oyun var, bunların hepsini deneme şansım yoktu ancak neye tıkladıysam aynı Windows’taki gibi açıldı. Ekstra bir ayar falan yapmama gerek kalmadı. Açılmayan tek bir oyun oldu, o da 1 hafta sonra bir güncellemeyle açılmaya başladı.

Bu esnada CachyOS’in kendi güncelleme yöneticisi de her gün benim için güncellemeleri kontrol ediyor.

Ne gibi avantajlarım oldu?

Her şeyden önemlisi, ben bunu kullanabiliyorum. Fakat kurulumu yapıldığı ve birkaç kullanıcı dostu özellik entegre edildiği takdirde bütün herkes kullanabilir. İnsanların birçoğu bilgisayarlarında fotoğraf görüntülemek, internette gezmek, doküman editlemek, film izlemek gibi işler yapıyorlar. Bu belirttiğim işlerin hepsi için Linux tek başına yeterli. Bundan belki 10 sene önce böyle değildi ancak bugün gelinen nokta çok daha farklı.

Steam’in burada emeği büyük. Son kullanıcı tecrübesini SteamOS yaparken Linux’a çok güzel aktardı.

Son olarak, uzunca bir süredir kullanıyorum. Henüz tek bir problem bile yaşamadım. Belki dez avantaj olarak görünebilir ama her gün en az, irili ufaklı onlarca güncelleme geliyor :)

Zorunlu ve mecbur kalmadıkça artık Windows kullanmanın hiçbir manası yok.